Bulantı hissini iyi biliyordum. Ama sadece hisden ibaretti bilgeliğimin sınırı. Zaten bulantının olası nedenini merak ediyor değildim. Bunun için biraz daha beklemem gerekiyordu. Üstelik gözlerim yine acımaya başlamıştı. Bu hissi de iyi bildiğimden emindim. Etrafta yapraksız kırmızı ağaç dalları görüyor olmam beni hiç şaşırtmıyordu çünkü.
Dallar, karşımda bir minder olduğunu görmeme engel olacak kadar yoğun değildi henüz. Ya da minder, karşısında giderek bulanıklaşan beni görüyordu; hangisi daha doğru bilmiyorum. Karşımda olduğunu umut ettiğim minder, sağ tarafından yırtılmıştı. Minder bu yırtığın avantajını kullanarak, içindekileri yavaş yavaş dışarı çıkartıyordu. Ağzı bozuk mindere acımaya başladığımı farketmem çok uzun sürmedi. Sonra farkındalığım ufkumu, bir zen öğretisi gibi yırttı çabalamadan. Minderin üstünde, koyu bordoya dönen teni, parmaklarını tarak olarak kullanmaktan yabancılaşmış potansiyel bir ceset adayı vardı. Mutlu görünmüyordu minder.
Cesedin yüzündeki tebessüm farkedilemeyecek boyutlara ulaştığında tuhaf bir his beni umumi tuvalete gitmeye zorlayıp kapıyı üstüme kilitledi. Ne olup bittiğini anlayamadan, yırtılan ufuk, içerde ne varsa dışarı çıkartmaya başladı yavaş yavaş. Ağzı bozuktu ufuğun. Zar zor toparlayabildiğim yırtıkla aynadaki aksimin aksi olması için dua ettiğim aksime baktım. Görülmeye değer bir suret yoktu ortada, yırtıktan çıkanlar haricinde.
